
koşu
Koşuya başlamak istiyorsunuz. Koşuyu sakatlanmadan, kalıcı bir alışkanlık haline getirmek istiyorsunuz. İlk kural: Yavaşlayın.
Güneye bahar geldi. Son günlerde sokaklarda koşanların sayısında ciddi bir artış var. Kışın rehavetinden kurtulan bedenlerimiz, uzayan günlerin ve yumuşayan havanın etkisiyle harekete geçmek, ritmini yeniden bulmak istiyor.
Bu uyanış harika. Ancak yılların bana öğrettiği acı bir gerçek de var: Bu hevesli kalabalığın büyük bir kısmı, yalnızca birkaç hafta içinde koşmayı bırakacak.
Neden mi? Çünkü çoğumuz koşuya tamamen yanlış başlıyoruz.
İlk gün yüksek bir motivasyonla ipin ucu kaçırılır ve gereğinden fazla hızlı koşulur. İkinci hafta, hazır olunmayan bir mesafe hedeflenir. Üçüncü haftaya gelindiğinde dizler ağrımaya, baldırlar çekmeye başlar ve nefes yetmez olur. O noktada verilen "birkaç günlük" ara, sessizce birkaç haftaya dönüşür. Ve böylece bir koşu hikâyesi daha başlamadan sona erer.
Buna sayısız kez şahit oldum. Bu yazıyı yazmamın nedeni de tam olarak bu: Doğru adımlarla başlarsanız, koşunun hayatınızdaki en güçlü ve kalıcı alışkanlıklardan birine dönüşebileceğini biliyorum.

Öncelikle tanışalım: Ben Güney Cüceloğlu. Profesyonel bir atlet değilim. 44 yaşındayım ve şu sıralar 10 kilometreyi 40 dakikanın altında koşmaya hazırlanıyorum.(geçtiğimiz yıl bunu 39:13 ile başardım). Ancak işin ilginç yanı, hayatımın büyük bir bölümünde kendimi asla "koşabilen" biri olarak görmedim.
Gençliğimde basketbol oynadım. Spor hep hayatımın merkezindeydi ama konu koşuya gelince içimdeki ses hep aynıydı: Bende o hamur yok. Bazı insanların doğuştan koşucu olduğuna, bazılarının ise olmadığına inanırdım ve kendimi kesinlikle ikinci gruba koyardım. Basketbolda iyiydim evet, ama uzun mesafe koşmak bana göre değildi. En azından ben öyle sanıyordum.
Yıllar sonra bunun ne kadar büyük bir yanılgı olduğunu anladım. Koşu, doğuştan gelen bir yetenekten ziyade, doğru yöntemi uygulamakla ilgili bir spordur. Ve ne yazık ki insanların büyük bir kısmı, bu yöntemi daha ilk haftalardan yanlış kurguluyor.
Yeni başlayanların neredeyse tamamı aynı ölümcül hatayı yapar: Fazla hızlı koşarlar.
İlk koşular genellikle bir tür ego testine, kişinin kendisiyle yaptığı küçük bir yarışa dönüşür. Kalp atışı fırlar, nefes zorlanır, tükenmişlik hissi gelir. Ancak bu yaklaşım sürdürülebilir değildir. Koşuda dayanıklılığı inşa eden şey aerobik sistemdir; ve bu sistem yüksek hızlarda değil, aksine düşük yoğunluklu, uzun süreli çabalarla gelişir.
Bu Yazıdaki Markalar
Kulağa paradoksal gelse de basit bir kural vardır: Koşuda hızlanmak istiyorsanız, antrenmanlarınızın çoğunda yavaşlamanız gerekir. Profesyonel maraton koşucularının bile antrenman programlarının büyük bir kısmı şaşırtıcı derecede düşük tempoludur.


Koşuya yeni başlayan biri için yapılacak en mantıklı yatırım, karbon fiber tabanlı pahalı ayakkabılar değil, güvenilir bir kalp atış saatidir. Neden mi? Çünkü insan kendi temposunu doğru tahmin etme konusunda berbattır ve çoğumuz düşündüğümüzden çok daha hızlı koşarız.
Gelişim sağlamak için koşularınızın büyük bir kısmı şu bölgede geçmelidir: Maksimum kalp atış hızınızın yaklaşık %65 ila %75’i. Bu tempoyu anlamanın daha pratik bir yolu da vardır: Koşarken yanınızdakiyle rahatça sohbet edebiliyor olmalısınız. Eğer cümle kurarken nefesiniz kesiliyorsa, gereğinden fazla hızlısınız demektir.
Bu düşük yoğunluklu "sohbet temposu" koşuları, vücudunuzun oksijen kullanma kapasitesini artırır, kılcal damar ağını geliştirir ve hücrelerdeki mitokondri yoğunluğunu çoğaltır. Dayanıklılık sporlarının gerçek temeli tam da burada, bu sakinlikte atılır.
Koşuya yeni başlayanların çoğu sonunda sakatlanır ve sebep genellikle iki uçtan biridir: Ya çok hızlı koşmak ya da bir anda çok uzun mesafeler katetmek.
Kardiyovasküler sistemimiz (kalp ve akciğerler) koşuya çok hızlı adapte olur. Ancak tendonlar, bağlar ve eklemler için bu süreç çok daha yavaştır. Kaslarınız ve ciğerleriniz size "daha fazlasını yapabiliriz" derken, henüz güçlenmemiş bağ dokularınız bu yüke dayanamaz. Bu nedenle ilk aylarda sprintler veya sert interval antrenmanları sadece gereksiz değil, aynı zamanda tehlikelidir.
Koşuda ilerlemenin altın hiyerarşisi asla değişmez:
Bu sırayı atlamaya çalıştığınızda, sakatlık kaçınılmaz bir faturaya dönüşür.

Sıfırdan başlayan biri için en ideal yöntem, sabır gerektiren ama en garantili olanıdır: Koşu ve yürüyüşü harmanlamak.
Örneğin:
Bu döngüyü 25-30 dakika boyunca tekrarlayın. Bu yöntem, kalp ve akciğer kapasitenizi artırırken kas ve tendon sisteminizi aşırı yükten korur. Haftalar ilerledikçe yürüyüş bölümleri kendiliğinden kısalacak, koşu bölümleri uzayacaktır. Koşu alışkanlığı tam olarak böyle, adım adım inşa edilir.
Bir süre sonra koşu, kalori yakılan basit bir egzersiz olmaktan çıkar ve günün ritmini belirleyen bir meditasyona dönüşür. Sabahın erken saatlerinde, şehir henüz uyanmamışken, havanın serinliğinde ve o eşsiz sabah ışığında yapılan bir koşu tüm günün atmosferini değiştirir. İnsanlar genellikle performans hedefleri için değil, kendi hayatlarında bu ritmi kurabilmek için koşmayı sürdürürler.
Benim 39 dakikalık 10 kilometre derecem de tam olarak böyle geldi. Ortada devasa bir hedef yoktu; sadece düzenli, düşük tempolu sabah koşuları vardı. Zamanla vücudum adapte oldu ve tempom kendiliğinden hızlandı.
Güney'de spor yalnızca bir rekabet veya kalori hesabı değildir. Akdeniz dünyası, doğası gereği harekete davet eden bir alan sunar: Uçsuz bucaksız sahil şeritleri, zorlu dağ patikaları, rüzgârın yön verdiği rotalar.
Bu köşede (Güney'de Spor) ilerleyen haftalarda koşuya dair daha çok şey konuşacağız. Başlangıç yöntemlerini, antrenman felsefelerini, en iyi rotaları inceleyecek ve spor dünyasından ilham veren isimlerle sohbet edeceğiz.
Ama her şeyin başlangıç noktası son derece basit: Bahar geldi ve içimizdeki dışarı çıkma arzusu uyanıyor. Eğer bu bahar koşmaya başlamak istiyorsanız, lütfen kendinize bir iyilik yapın ve doğru yöntemle başlayın. Temponuzu düşürün, sabırlı olun ve sürece güvenin.
Unutmayın; bir zamanlar kendini "koşucu değilim" diye tanımlayan, 193 boyunda 44 yaşındaki eski bir basketbolcu bugün 10 kilometreyi 39 dakikada koşabiliyorsa, siz de kendi potansiyelinizin düşündüğünüzden çok daha ötesine geçebilirsiniz. İlk adımı bugün, yavaşça atın.

Shakespeare Akdeniz'i hiç görmedi ama Verona, Venedik, Kıbrıs ve Mısır'da geçen oyunlar kurguladı. Güney büyük ozanın dünyasına nasıl girdi?